Mehmet UZUN
Merhaba değerli okurlar öncelikle ramazan ayınızı kutlarken oruçlarınızın kabul edilmesini diliyorum.
Ülkenin doğduğu doğup ülkesinde yaşarken hala rüyalarınızı doğduğunuz yerde görebiliyorsanız bu doğduğunuz bölgede sevgi ve saygının ifadesidir. Ben aynen bu durumdayım. Bir yanım İstanbul’da öbür yanım Çoruh’un kenarlarında geziniyor her zaman. Doruklarımız, dallarımız budansa da kütüğümüz hala Hükümet Konağındaki nüfusta, o kalın büyük defterin arasında kayıt altındadır.
Efendim her yıl İspir’e kısa da olsa gitmeye çalışıyorum. Yaklaşık otuz yıldır bunu aralıksız yapıyorum çok şükür.
Son yirmi yıldır İspir’de neredeyse her yıl aynı şeyleri görünce üzülmüştüm. Hızla mümkün, dönüşen dünyada İspir badanaja düşüp çamura batmış bir araba eksikliği gibi habire kendi çevresinde dönerken sıçrattığı çamurlar üzerimize bulaşıyordu. ( Mecazidir ) Ama son yıllarda İspir güçleri arttı, hızla değişti, dönüştü, çağdaş bir ilçe haline geldi. bölgedeki batıdaki ilçeler gibi kendinden söz vermemeye başladı. Teker çamurdan kurtuldu ve kendi yolunda özgürce dönmeye başladı çamursuz ve temiz…
İlk defa İspirde zenginlikleri ve sanatının hayatının bulduğunu gördü, gurbetteki bir İspirli sanatsever olarak bizlerin tercihleriyle mutlu etti. Bütün bu güzellikleri yapan insan doğal ki sanatla iç içe olanlar yoksa ne anlardı sanattan manattan… İşin bir güzel tarafı da sayın başkanın eleştirisi ve önerilerimizle aynı düzeyde açık olması. Ulaşılabilir bir başkan İspir için bir şanstır, tabii ki uzaktaki bizler için de…
Ama İspir denince ne yazık ki bazıları yaşadıklarım hakkında konuşuyorum. Genelleme yapmak istemiyorum ama bazı insanlar gerçekten İspir’e yakışmıyorlar.
2019 yılıydı köyden aşağı inerken araba devrildi, cami kırıp çıktım. Neyse ki, sağ olsun köylülerim belediyeden araç gönderdiler, arabamı çevirdiler. Ben ufak tefek sıyrıklarla kurtulmuştum. Arabamı bir arkadaşıyla İspir’e götürdük. Ben de yanındayım, tabii ki kapı haritası, camlar kırık… Bir kaportacının önüne çekildik, ustaya; “Bakar mısın?” dedik. Usta, bir robot gibi duygusuzdu. Kaza yapılı henüz iki saat kadar olmuştu. bunu dediğimiz halde, bir baktı arabaya, kaşlarını kaldırdı; “Bu araba burada olmaz, bunu Trabzon’a yada Erzurum’a yapacaksınız.” diyerek sırtını geri döndü. Ben de kırk yıllık esnafım, yahu insan gavur olsa bile,” Hemşerim, geçmiş olsun ama benim yapabileceğim bir şey yok.”, diyebilirdi ve bunu demedi. Hiç unutmadım ve asla unutmadım.
Efendim, bu bir tanışma yazısı olsun, iler ki günler zülfü yare dokunuruz belki gerekli hal ve paylaşırsınız… Yaşadığım bir anımı daha sizlerle paylaşarak azda olsa bu mübarek ayda yüzünüzde bir gülümseme oluşturmak isterim:
Sanırım 70’li yıllar vardı ve ben çocuktum. İlk defa İstanbul’a gitmek için İspir’de 302 Mercedes otobüsüne doğru gittim, ona dokundum. Aman Allah’ım! Sanki uzay mekiğiydi ve ben çok heyecanlıydım; “Ne zaman kalkacak, ne zaman bineceğim.” diye. Nihayet o son derece vites ve egzoz sesiyle ortaya çıkan Rahmetli Salim Çağlayan’ın yazıhanesinin önünde, bir de acı bir korna… Aman Allah’ım, bu ne sevinçti, keyfimden uçuyordum. Neyse ki iki saat sonra otobüsler Şabanköprü’de mola verdi. Yolcuların muhtemelen dörtte biri lokantaya girdiler alabalık yemek için. Diğer yolcuların bir kısmı da otobüsün içinde mendillerini dizlerine serip evden getirdikleri azıklarını okudular. Ben de tutuklandım. Azıda yoktu ama kimin umrunda yemek… Ben otobüsteydim ya düşünme yemek mi yürüdüm sanki…
Epeyce bir zaman geçti. Yolcular otobüse bindiler ama kaptan yok. Belli bir süre sonra lokantadan kaptan çıktı. Roma’da arenedaki arslanları öldürmüş bir gladyatör havasında ağır ağır otobüslere doğru geldi ve otobüse bindi. Arka koltuktaki iki yaşlı yolcu belli ki kaptanı geçmek için sinirlenmişlerdi.
Hemen, bir sesle, “Hacı nerde galdın, Seni behlirük.”, dediler. ( O dönemler otobüs şoförleri Hac mevsiminde hacı yolculukları için genellikle çoğu hacıydı. )
