
Dudağıma, çocuksu susuzluğumla asla doyamadığım İspir’in suyunu içerek gittim.
“Ne olur öyle bakma bana” dedin en son…
Benden sonra sevdiklerimi aldın sen…
Daha bir kaç yıl önce gözlerimde varlığınla alevlenen yaşam sevincinin yerine, boyun eğmiş, donuk ve daha şimdiden hasretinle kavrulmuş bir karanlığı bırakıp gittim…
Dadaşım dolmuştu zamanım…
Yüreğimdeki hasretlik saatini, o göz açıp kapayıncaya kadar geçen “sen”den, sanki asırlarca tükenmek bilmeyen “sensizliğe” tersyüz ederek gittim.
İçimde, günlerdir yokluğunla zayıflamış, kalbi kupkuru kalmış aşk çocuğunu sevginle emzirme sarhoşluğuyla delirdiğimde Erzurum yollarında taş yuvarlarken düşlerimi İspir’in dağlarında bırakarak gittim.
Önce yüreğim öksüz kaldı yokluğunda. Sonra, nefesinin o buğulu sıcaklığından mahrum kalan evimin rutubet kokulu duvarlarında asılı kalan babamın yırtık resimlerini bırakarak gittim.
İki aşkın arasında şaşkın. Ürkek ve çaresiz bir çocuk gibi savrulan kalbimi cebime koyup, başka bir diyara gittim.
Benim özlediğim o eski evim değildi gittiğim…
O eski ev… Oturup, zamanın o yağmursuz, o parça parça yüzüne bakarak, güneşin bütün gün sadece yalayıp geçtiği loş pencerelerinde dalgınlığımızı biriktirdiğimiz o ev… işte o evde sabah erkenden ezanla kalkılıp tandırdan sessizce çıkarılan bir bardak ılık çayın tadını bırakarak gittim.
Ayaklarım tandıra gömüldükçe düşlerin o büyülü uykusuna, yaylaların ilahi melodisi çalınırdı kulaklarıma birden. Nasıl da ürkerdim… Karanlıktan korkan bir çocuğun teselli isteği gibi bölerdi sesi suskunluğumuzu. Ağlamaklı olurdum gecenin sessizliğinde havludaki yırtıcı hayvanın ürkek ayak izleri çocuksu düşlerimi bölerdi de o an sevemezdim seni biliyor musun? İşte, bu yüzden gittim.
Seni çok seviyordum benim köyüm ama herkes gibi bende bırakıp gittim.
Sevmek hayatına tanıklık etmekti benim için ve ben o tanıklığı daha bebe iken sana yazdığım güzel türkülerde yaptım, yaylalarda utanarak elimi tutturduğunda korkularımı yenip yüzüne bakamazdım senin o yüzden gittim.
Rüyalarımın gül kokusu, eşkıya kesilirdi şubat gecelerinde ellerimi koynuma koyarak gittim.
Gittim gittim ya ?
Biliyorum özlemin kör topal zamanlarında ilerliyoruz. Sen benden uzakta, ben senden uzakta. Hasretliğim gebe kalmış bir sabahın koynunda boyun bükmekteyim. Gittiğimde hava güzeldi ikimizde sonbaharı yaşıyorduk o gün gittim. Senin bir ilkbaharın vardı gelecekti, benim ilkbaharlarım tükenmişti o gün gittim. Arkama baktığımda uçurtması yırtık çocuklar gibi ağladım ve gittim. Ben hala ordayım yüzüstü bırakıp Korga’nın tepelerinden haykırdığımda ses veren sesimi bırakarak gittim. Duygularım vardı bekliyordum olgunlaşsın diye, duygularım vardı mektup yazıp özlem gidereyim diye ama nerde o kaldı ki, ben gittim onlarda gitti duydum ki, kimse kalmamış herkes gitmiş benim gibi. Ne gök kuşağını karşılayan var ne de dağlardan doğan güneşi, ne misafiri ağırlayan var ne de imece yapan nerde kalmış senin eski geleneklerin geri dönsem de tanımazlar ki beni. Herkesin ismini mezar taşına yazmışsın, yüreğimde özenle sakladığım sarı lira gibi kıymetli o dostları bir kuşluk vakti bırakıp gittim.
YILMAZ ÇALIŞKAN

Dağların böğrüne keskin hançeri ,
Vura vura vadi yapmış ,bağ yapmış,
Yurt olmuşsun bize ,yıllara sari,
iSPİR’le Çoruhu bize yar yapmış.
Nihat TÜRKER
Tebrik ederim Yılmaz Abi ve Nihat Başkanım. Duygulandırdınız beni. Selamlar.
TŞK EDERİM OZANIM